Sanat Yapıtlarını Doğru Şekilde Okumak: Bir Esere Nasıl Yaklaşmalıyız?

En son güncellendiği tarih: Mar 1

Bir müzede veya galeride karşımıza çıkan, hakkında bir şey bilmediğimiz ve üzerine kafa yormaktanda kendimizi alamadığımız sanat eserleri... Bir tablo, bir heykel veya herhangi bir sanatsal iş, hiç fark etmez. Bu yapıtlara nasıl yaklaşırsak onları daha iyi anlayabiliriz?


Sanat tarihinde derinlere inecek olursak şüphesiz Gotik eserlerin yaratım sürecine kadar zamanda yolculuk yapmamız gerekecektir. Eserlerin oluşturuldukları zaman dilimi, dönemlerinin sanat ile etkileşimi, sosyal ve ekonomik etkenler, sanatçının içinde bulunduğu ruh hali ve konumu... Bu unsurların hepsi, tarih boyunca bir sanat yapıtını anlamlandırmada izleyiciye kılavuz olabilecek noktalardır. Şu da bir gerçek ki, bir yapıta bakarken her zaman onun sanat tarihsel kökenini bilemeyebiliriz, ya da böyle bir araştırma sürecine girmenin bizi yoracağını düşünürüz. Ne var ki insani bir dürtü ile, karşımızdaki işin ne olduğuna bağlı olarak yorumlar yapmakta özgürüzdür. Aslında bakacak olursak, sanata dair her şey zaten imgeyle iç içedir. İmgeye dair her şey de insan algısına hitap eder. Bu yüzden sanatın tartışmaya açık bir tarafının olduğunu da unutmamalıyız. Sanatın ne olduğuna veya bir sanat yapıtının nasıl okunması gerektiğine dair farklı fikirler hep çeşitli değer yargılarına sahip beyinlerden çıkar. Hiçbirimizin değer yargısı aynı olamaz, ya da birebir benzeyemez diyelim.

Tiziano, Danaë, 1553-1554.

Örneğin Saint Petersburg’dayız ve Hermitage Müzesi’ni geziyoruz. Karşımıza bir anda Tiziano’nun “Danae” tablosu çıktı. Fakat aslında tablonun sanatçısı veya konusu hakkında bir bilgimiz yok. Tabloyu bu şekilde nasıl okuyabiliriz? Elbette doğru okuma için bir bilgi birikimine ihtiyacımız var. Bununla beraber, derin sanat tarihi bilgimiz olmamasına rağmen bir sanatsever olarak önümüzdeki bu tablonun “ne anlattığını” bilmek istiyorsak, şüphesiz bir araştırma sürecinden geçmemiz gerekecektir.

Yanımızda her zaman bu konuları çok iyi bilen ve bize anlatacak insanlar olmayabilir. Bu noktada bir tabloyu okuyabilmek için öncelikle nasıl araştıracağımızı bilmek gerekir.

Batı sanatına dair yapıtları okurken çoğunlukla elimizde bulunması gereken kaynaklar; mitoloji ve ikonografiye dair bilgilerden oluşur. Bir genelleme yapacak olursak, 19. yüzyıla kadar karşımıza çıkan işlerin büyük bir kısmı mitolojik ve ikonografik sahnelerden meydana gelir. "Danae" örneğimizden devam edelim. Burada Yunan mitolojisinden bir sahne betimi görürüz. Tablonun altında yatan mitolojik hikaye ise şöyledir: Yunan mitolojisinde Danae, Argos kralı Akrisios’la Eurydike’nin -bazı kaynaklarda ise Akrisios’la Aganippe’nin- kızıdır. Argos kralı Akrisios, kendinden sonra tahtını bırakabileceği bir erkek çocuğunun olmamasından dolayı dertlidir. Kralın tek çocuğu Danae’dir. Akrisios bu derdine çare bulmak için bir kahine gider. Kahin ise onun hiçbir zaman erkek çocuğa sahip olamayacağını ve Danae’nin ise dünyaya getireceği erkek çocuk tarafından öldürüleceğini söyler.

Telaşa düşen kral, kızının herhangi bir erkekle ilişki kurmasını engellemek amacıyla onu çepeçevre tunçla örtülü bir odaya kapatır. Ancak Zeus bu zaman zarfında Danae’ye aşık olmuştur. Bu yüzden de Danae’nin yanına girebilmenin yollarını arar. Nitekim altın yağmuru şeklinde gökten yağarak Danae’yi hamile bırakır.*

Modern sanat sürecine kadar eserlerde sıklıkla işlenen mitoloji ve ikonografi konulu sahnelere dair bilgi birikimi, bir yapıtı doğru okumamız için bize kaynak oluşturur. Rönesans dönemi öncesinde gördüğümüz Gotik sanat, daha çok dini içerikli sahneleri konu etmiştir. Rönesans dönemi ve Barok dönemde ise yine mitoloji ve din temalı betimleri sıklıkla görürüz. Resim kadar heykelde de bu tarz içeriklerin yapıta yansımasını fark ederiz. Modern sanat dönemine kadar bu tasvirlerin -özellikle dini sahnelerin- devam etmesi, fakat bir noktada da giderek azalmaya başlaması söz konusudur. 19. yüzyıl bu anlamda çok önemli bir dönemin oluşumunu bize gösterir. Tarihsel olaylar ve gündelik yaşama dair yenilikler sanata girmeye başlar. Sanayi Devrimi bu değişimin başlamasında birincil konumdadır.

Turner, Rain, Steam and Speed,1844.

William Turner’ın “Rain, Steam and Speed, The Great Western Railway” tablosu üzerinden bunu çok daha iyi anlayabiliriz. Turner burada bize klasik eserlerde alışık olmadığımız türden statik bir resimde büyük bir hız izlenimi verir. Resim, aslında yüce kavramıyla ilgili duygusal bir gerilim yaratmak için doğanın ve teknolojinin gücünü birleştirir. Teknoloji ve sanayinin hız kazanması sanat eserlerinin konusunu ve izleyicinin bakış açısını artık farklı bir noktaya taşımıştır. Turner romantik bir ressamdır ve “Romantisizm” akımı birçok kaynağa göre modern sanatın başlangıcına zemin hazırlar. Turner’ın içinde bulunduğu Romantik hareket, bir önceki akım olan Neoklasik akım ile, tanıklık ettiği olaylar dolayısıyla ayrışır. Bu yüzden tarihi olaylarla şekillenen dönemlerin farkına varmamız, aslında yapıt okumada bize fayda sağlar.

Bunu kavrayabilmek için, özellikle de sanatta modernleşme sürecini takip edebilmek açısından, karşımıza çıkan eserlerin oluşum tarihlerine göz gezdirmek çok önemlidir. Bu farkındalığa sahip olmamız özellikle Romantik ve Realist hareketlere ait eserleri okumamız bakımından da kilit bir noktadadır.


Empresyonizm ile tam olarak başlayan modern sanata geldiğimizde ise, artık “an” ve “duygu” ön plana çıkmıştır diyebiliriz. Kendinden önceki akımlara isyan, sanatçıların Akademi ile bitmek bilmeyen mücadeleleri ve kendilerini kabul ettirme çabaları bu süreçte de hız kesmeden devam eder.

Bu anlamda Empresyonist (izlenimci) hareket sanat tarihindeki en önemli akımlardan biridir. Empresyonist bir resmi doğru okumak için öncelikle bu dönem eserlerinin “manzara resimleri” olmadığını bilmemiz gerekir. Empresyonist yapıtlar anlardan -izlenimlerden- ibarettir, bu yüzden çoğunlukla açık havada çalışan sanatçılar anları kovalama peşindedir, başka sanatsal kaygıları yoktur. Bu açıklamanın pekişmesi açısından bir Monet resmine bakmamız doğru olur.

Monet, A Cart on the Snowy Road at Honfleur, 1865.

Otto Dix, Skat Players, 1920.

Modernleşmeyle beraber duyguların ön plana çıktığını söylemiştik. Artık sanatçılar var olmak için değil sanatı var etmek için yapıt gerçekleştirir. Bunu yaparken de çeşitli dışavurumlarla tuvali yırtarcasına vurulan fırçalar, çılgın renk paletleri sanatçıların odağına girmiştir. Şüphesiz bu süreçlerde ve sonrasında yapılan eserlerde de tarihi olaylara tanıklık edilir. 1. Dünya Savaşı, Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı derken sanatçılar da alışılmışın dışında eserler icra etmeye başlar.


Yoko Ono, Cut Piece (Performance Art), 1965.

Bu anlamda yorum alanının serbestleştiği, beğeni ve haz etmenlerinin de artık önemsenmediği apayrı bir sanat anlayışı söz konusudur. Bu sanatsal işler artık "postmodernizm" adı altında anılarak okunmak için yapılmaktan çok, kendi dönemlerine dair sosyal, ekonomik ve siyasi başkaldırılarla bütünleşir. Sanatçılar bu işleri fark edilmek ve içlerinden geleni sansürsüz biçimde aktarabilmek amacıyla çeşitli yollara başvurarak icra eder. Yani burada artık bir “yapıt okuması” jestinden söz edemeyiz; buradaki okuma aslında daha özgürdür, daha yüzeyseldir.



Sonuç olarak; sanat tarihinde geçmişten bugüne kadar dönemlerine damga vurmuş sanatçıların eserlerini okumada, yukarıda bahsettiğim unsurlar üzerinden bakış açısı geliştirmek oldukça önemlidir. Yapıta nereden bakılacağını bilmenin temelini oluşturan araştırma meselesi, her sanatseverin gördüğü yapıtı doğru okuyabilmesine büyük ölçüde katkı sağlayacaktır.




*Bedrettin Cömert "Mitoloji ve İkonografi" eserinden faydalanılmıştır.




43 görüntüleme4 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör