Sanatın sonu: Postmodern Durumlar

Nedir bu postmodernizm? Nasıl ortaya çıkmıştır? Postmodern sözcüğünü ilk kez 19. Yüzyılda İngiliz ressam ve eleştirmen John Watkins Chapman’ın kullandığı kabul edilir. Chapman, post-empresyonizm kapsamında değerlendirdiğimiz Cézanne, Seurat, Signac, Van Gogh, Gauguin gibi sanatçıların biçemleri için postmodern demiştir. Bunun ardından, 1914’de J.M. Thompson, din felsefesi bağlamında ele aldığı bir makalesinde davranış ve inançlardaki değişimleri adlandırmak için postmodernizm kelimesini kullanmıştır. Arnold Toynbee 1947’de “ A Study of History” kitabında postmodern dönemin Fransa-Prusya savaşı ile 1870’de başladığını söyler. Amerikalı tarihçi Bernard Rosenberg 1957’de “Mass Culture” kitabında kapitalizmin gücü ile postmodernizme odaklanmıştır. Bu şekilde yayılarak en sonunda 1960’larda Avrupa’dan Amerika’ya sıçrayan postmodern kavram, New York’da bir grup mimarın modernist prensipleri ihlal eden bir tür mimari biçemi vurgulamak için kullanılmış, 1980’lerde ise yeni bir durum, dönem ve eğilimin habercisi olarak bir nevi kültür eleştirisi bağlamında her alana sıçramıştır. Tanımlamaları farklı olsa da modernizm ve postmodernizm, sadece “post” ön ekinin getirilmesinden ötürü, genel anlamda yalnızca modernizmin sonrası veya modernizm zıtlığını akla getiriyormuş gibidir. Ne var ki bu kavrayış stilinin yanı sıra bir yeniden değerlendirme ve yapılanma durumu söz konusudur. Postmodernist yaklaşımlar bu bağlamda, yeni bir akım veya dönem meydana getirmekten çok, modernizmin eksiklerini gidererek zamanla da kültürel ve entelektüel bir olgu haline gelen yaklaşımlardır.

Farklı eğilimlerin bir potada eritildiği ve birbirinden farklı konumların savunulduğu, kendi içerisinde bir bütün oluşturmayan postmodern durum, aslında ileri kapitalist kültürde gözlenir. Seçkinci kültür ile popüler kültür arasındaki hiyerarşik ayrımın çöküşü, biçemsel derlemeciliğin yükselişi, kodların melezleşmesi, postmodernizm bağlamında ele alınan kilit noktalardır.

Jean François Lyotard ve Fredric Jameson gibi önemli kuramcılar postmodernizm üzerine çeşitli düşünceler dile getirmişlerdir. Lyotard’ın, “Postmodern Durumlar” adlı ünlü kitabında modern çağın grand récits’sine (büyük anlatılarına) bir karşı çıkışı söz konusudur. Lyotard’a göre, amaçsal olarak postmodernizm, modernizme karşı bir tutum beyan etse de oluşum olarak moderndir. Yani postmodernizm, modernizmin bir parçasıdır.

Amerikalı edebiyat kuramcısı ve eleştirmen Fredric Jameson ise postmodernizmin bir dönüşüm olmadığını vurgular. Postmodern olgunun varlığına ilişkin başlayan savlar radikal bir kopuşun gerçekleştiği hipotezine dayanır. Jameson’a göre postmodernizm, modernizmin tekelci kapitalizminden çokuluslu kapitalizmine geçişi simgeler.

Sanat nesnesi bu bağlamda, içinde bulunduğu kültürel odaklarca çevrilmektedir. Sanat nesnesinin 20. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda radikal bir dönüşüme uğradığı aşikardır. Sanat, zincirlerinden kurtularak sokağa taşınmış halde ulaşılamazlığını sona erdirmiş, kültürel pratiklerin vazgeçilmezi haline gelmiştir. Estetik de bu krizden payını almıştır şüphesiz.

Bu noktada yüksek kültür ve kitle kültürü ayrımından söz etmek gerekir. Bu iki kültür arasındaki fark ortadan kalkmış, sanat ve gündelik yaşam arasında herhangi bir sınır kalmamıştır. Bu durum sanat nesnesinin metasallaşmasına da ön ayak olmuştur.


Bununla beraber “sanat üzerine sanat” anlayışının hakim olduğu postmodernizmde, sanat nesnesini röprodüksiyon aracılığıyla görmeye başlarız. Yapıt ile röprodüksiyon artık özdeş olmuştur. Böylece izleyici gözünde bir ‘aynılaşma’ meydana gelir. Gerçek olandan daha gerçek kabul edilebilir şekle gelen röprodüksiyon, bir noktada daha kavranabilir de olmuştur. Bunun sebebi sorumluluğun sanatçıda değil, seyircideymiş gibi görünmesidir.

Andy Warhol’un yaptığından yola çıkacak olursak, Warhol, görüntüleri değiştirmekten ziyade sadece izleyicinin görme biçimleri üzerinde oynayarak, yeni bir etkileme tekniği oluşturmuştur. Bilinçsizlikle izlenen görüntüler (marka, etiket, pazarlama stratejileri için billboard veya tv reklamları) biçimsel bir ilgiyi tahrik ederek toplumsal ve kültürel bağlamda bir meta estetiği yaratım sağlamıştır. Bu durum, küreselleşmede dev bütçeli şirketlerin farklı pazarlama teknikleri ve reklamlarla sanat üzerinden kendi markalarını dayatması ile kapitalist sermayeye kar sağlamıştır. Andy Warhol’un çalışmaları, tamamen metalaşma üzerine odaklanır. Geç sermayeye geçişteki meta fetişizminin en ön planında yer alan dev “Coco-Cola Şişesi” veya “Campbell Konserve Çorbaları” afişi görüntüleri, güçlü ve eleştirel birer siyasal bildirime işaret eder.

A. Warhol, Campbell Soup Cans, 1962.
A. Warhol, Green Coca-Cola Bottles, 1962.

Nesnelerin metalaşarak duyguların sönümlenmesinin en iyi örneği, Warhol’un insan figürü yoluyla aktardığı özneleridir.

Warhol, kendi imgelerinde metalaşıp dönüşmüş yıldızları sönük bir his ile yansıtmıştır. Dramatik bir karşılaştırma yapacak olursak; modernizmin yabancılaşma, yalnızlık, toplumsal parçalanmışlık gibi ana temalarını içinde bulunduran Munch’un “Çığlık” tablosu ile Andy Warhol öznelerini ele alabiliriz.

E. Munch, The Scream, 1893.
A. Warhol, Marilyn Diptych, 1962.

Munch’un tablosu, kaygı çağının bir amblemidir. Ne var ki kaygı ve yabancılaşma gibi kavramların postmodern dünyada artık yeri yoktur. Marilyn Monroe veya Edie Sedgwick gibi büyük Warhol figürleri, kültürel patoloji dinamiklerinde bir kopuşun göstergesi olmuştur. Öznenin yabancılaşmasının, yerini öznenin parçalanmasına bırakmış olması ile bu durum ifade edilebilir.

Bir diğer yandan Fredric Jameson, modernizmin kutsal eseri olarak gördüğü Van Gogh’un “Köylü Ayakkabıları” ile Andy Warhol’un “Elmas Tozu Pabuçlar” eserlerini karşılaştırır. Bu karşılaştırma modern ve postmodern tartışmasının da açıklanmasında yardımcı olur. Bu iki yapıt arasındaki en önemli fark, derinlikten yoksunluğun yani yeni bir yüzeyselliğin ortaya çıkmasıdır. Bu durum postmodernizmin en belirgin biçimsel özelliğidir. Jameson’ın ‘duygulanımın silinmesi’ olarak tanımladığı olgu ile izleyiciyi yüzleştiren bir yaklaşım söz konusudur. Warhol’un pabuçlar’ı şüphesiz, izleyiciye Van Gogh’un ayakkabılarının hitap ettiği dolaysızlıkla hitap etmez.

Van Gogh, Shoes, 1886.
A. Warhol, Diamond Dust Shoes, 1980.

Hatta, izleyiciye hiç hitap etmez bile denilebilir. Tablo ile bir müzede veya galeride karşı karşıya kalındığında izleyici için içerik, anlamda doğal bir şaşırtıcılık yaratmaz. Burada bir ayakkabı kümesi, hatta rastlantısal bir ölü nesneler kümesi vardır. Işıltılı reklam imgelerince özümlenerek daha baştan değeri yitirtilmiş ve kirletilmiş beyaz fotoğraf negatifi katmanı ortaya çıkmıştır. Pabuçlardaki dekoratif coşku, bastırılmış olanın bir geri dönüşü niteliğindedir. Altın tozunun parlaklığı ve yaldızlı kumun ışıltısı, izleyici cezbetmektedir, fakat buradaki metalaşma dolayısıyla, izleyici gözünde ifade algısı değişmiştir.


Sonuç olarak, sanat alanına zamanında hükmeden orijinallik ve yenilik kavramlarının artık sanatın içeriğine dair bir şey söylememeye başlaması, sanatın metasal karakter kazanmasında ateşleyici unsurlardan olmuştur. Sanat nesnesinin değişim değeri ve üretim aygıtlarının içerikten soyutlanışı, farklı bir altyapının büyümeye başladığının da bir belirimidir. Postmodernizmde sanat nesnesi kültürel yapı tarafından sarmalanmış ve kendine özgü statüsünü kaybetmiştir. Kapitalizmin sonraki evresinde oluşan durumlara verilen bir isim olarak postmodernizm, yüzyıllık modern hareketin söndüğü veya ideolojik ve estetik olarak reddedildiği görüşlerine dayanan bir durum şeklinde karşımıza çıkmıştır.








 
  • Instagram

©2020, nazperi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now